12 Temmuz 2013 Cuma

Gezi tanıklıkları

http://www.hurriyet.com.tr/cumartesi/23712040.asp

Gezi tanıklıkları Volkan’la devam ediyor. O aslında bir kırtasiyeci. Gezi’nin ilk gününde uygulanan orantısız şiddeti protesto etmek ve gençlere destek vermek için Taksim’e geliyor. Ve orada çıkan arbedede, polisin attığı mermiyle sol gözünden vuruluyor. İki kez ameliyat oluyor. İkinci ameliyatta, gözünden içinden demir bilyeler çıkarılıyor. Bir kısmı alındı, bir kısmına beyne yakın olduğu için dokunulamıyor. Sadece plastik mermi kullandığını söyleyen polisin, bu demir bilyelerin nereden geldiğini açıklaması gerekiyor!!!


Adın?
- Volkan Kesanbilici.

Yaş?
- 38.

Gezi’de senin başına ne geldi?
- Polis müdahalesinde gözümü kaybettim.

Nasıl oldu?
- Ben esnafım. Merter’de kırtasiye dükkanım var. Olan biteni, sosyal medyadan takip ediyordum. Gezi’ye de hiç gidememiştim. Gün boyu dükkanda durmam icap ediyor. 31 Mayıs, Lobne Allami’nin vurulduğu gün. Çok etkiledi o olay beni, inanılmaz üzüldüm. Dükkânı, normalde akşam 9’da kapatıyorum ama o gün dayanamadım, saat 6’da çıktım ve Taksim’e gittim. Direnişçilere destek olmak istedim, tamamen insani bir tepki. 7 buçukta Taksim’deydim…

Tek başına mıydın?
- Kardeşim ve arkadaşlarım önceden gitmişti, İstiklal’de onları buldum...

YÜZÜMDEKİ ACI

Taksim’e geldiğinde nasıl bir görüntüyle karşılaştın?
- Polis, Gezi’dekileri ablukaya almış, sürekli gaz bombası atıyordu. Bizim gibi destek vermeye gelen binlerce insanı da alana sokmuyordu. Gece 12’ye kadar İstiklal’de protesto ettik. Sonra Tarlabaşı’na geçtik. Protestolar orada da devam ediyordu. Saat 12’yi beş geçe, o arbede içinde, meydana yakın bir yerde yüzümde bir acı hissettim. O ana kadar sadece gaz fişekleri olduğu için, polis attığı gaz kapsülüyle vurulduğumu zannettim.

Gözlük ya da maske var mıydı yüzünde…
- Hayır. Direnişin ilk günleriydi. Hazırlıksızdım. Zaten amacımız da çatışmak değil, Gezi’ye destek vermekti. Ama bir anda vuruldum.

Tam olarak nasıl oldu?
- Barikatın üstünden bir akrep üstümüze doğru gelmeye başladı. Hatta bir an barikatın üzerinde asılı kaldı. Siyah bir akrepti. Sonradan insanlar, “Siyahsa, Terörle Mücadele’nindir dediler. Bu tür ayrıntıları bilmiyorum ben. Korku filmlerinden fırlamış bir sahne gibiydi. Her yer karartılmıştı, akrebin ışığı projektör gibi yüzümüze vuruyordu. Acıyı hissettiğim an, işte o andı. Elimi yüzüme götürdüğümde, kanı fark ettim…

İnsan o anda, olan biteni ne kadar idrak edebiliyor? “Bana ne oldu mu?” diyor, “Neremden vuruldum mu?” diyor…
- Ben sadece vurulduğumu idrak ettim. Gözüme isabet ettiğini önce anlamadım. O kadar çok kan vardı ki yüzümün büyük bir bölümünün parçaladığını zannettim. Tek düşüncem de, yere düşmemekti. Çünkü yere düşürsem bitti, beni kimse kurtaramaz diye geçti aklımdan. Polis öyle bir orantısız güç kullanıyordu ki, tarifi yok. Yüzümden kan gelmeye devam ediyordu, “Az zamanım kaldı, burada bayılmayayım” dedim ve yardım istedim.

Kimden istedin? Kardeşin yanında mıydı?
- Hayır. Herkes can havliyle bir yerlere dağılmıştı. Tanımadığım insanlar koluma girdiler ve beni apar topar sakin bir yere götürdüler. Yüzüme bakıp verdikleri tepkiden anladım ki, durumum vahim. Sonra bir gözümün görmediğimi fark ettim. Kardeşimi aradılar, olduğumuz yere geldi.

Hastaneye mi gittiniz?
- İlk müdahale, Tarlabaşı’ndaki bir otelde gönüllü doktorlar tarafından yapıldı. Çok fazla alet edevat yoktu. “Durum ciddi. Bir an önce Taksim İlkyardım’a gidin” dediler. Ama ne mümkün! Burnumuzun dibindeki Taksim İlkyardım’a 45 dakikamızı aldı, çünkü polis bütün yolları kapatmıştı. İnanılmaz kan kaybediyordum. Pansuman filan da hak getire. O kadar kötü bir haldeydim ki, taksici herhalde yolda ölürüm diye almak istemedi, zorla arabasına bindik.

3 YAŞINDAKİ OĞLUM

O sırada aklınızdan neler geçiyor? “Nerden geldim buraya” diyor musunuz? Pişmanlık duyuyor musunuz?
- Hayır, asla! Ne o esnada ne de bugüne kadar, “Ne işim var orada!” demedim. Kesinlikle pişman değilim. Asıl, o gençlere destek olmak için Taksim’e inmeseydim, pişmanlık duyardım. Sadece şu geçti aklımdan: Üç yaşında bir oğlum var. “Ya onu bir daha göremezsem?” diye düşündüm. İkinci düşünce de şuydu: “Hadi diyelim hayatta kaldım, yüzümdeki tahribat, benden korkmasına sebep olur mu?”



Sonra?
- Bir şekilde Taksim İlkyardım’a ulaştık. Yüzümde, gözümde bir sürü kesi vardı, dikiş atıldı. Film çekildi. “İçeride bir yabancı cisim görünüyor. Ne olduğunu anlayamıyoruz. Müdahaleye ihtiyaç var ama burada mümkün değil” dediler.

Neden?
- Yabancı cisimden dolayı, bu ameliyata, göz doktorunun, kulak burun boğaz doktorunun ve beyin cerrahının birlikte girmesi gerekiyormuş. Bu da ancak tam teşekküllü bir hastanede olabilirmiş. “Bir an önce öyle bir yere ulaşın ve bu ameliyatı yaptırın” dediler. O saatten sonra bir de hastane arama maratonumuz başladı…

Nasıl yani?
- Öyle işte. İnsan başına gelmeden bilmiyor. İstanbul gibi bir metropolde ne devlet ne de özel hastaneler arasında böyle bir yer kolay bulunuyor. Göz hastaneleri de, gece bu ameliyatları yapmıyormuş. Gecenin bir yarısı hastane arıyoruz. Tam rezillik. Türk Tabipler Birliği’ne soruyoruz, arkadaşlarımızı arıyoruz. Taksim İlk Yardım bile, “Şurada yaptırabilirsiniz” diyemiyor. Zaten ambulans istedik, o da gelemedi. N’apalım, n’apalım derken, kendi imkânlarımızla Çapa’ya gitmeye karar verdik. Ameliyat olmam gerekiyor, taksilere biniyorum, düşünün.

BENİM GÖZÜMDEN ÇIKANLAR NE O ZAMAN!
Çapa ne dedi peki?
- Sabaha kadar böyle bir müdahalenin mümkün olmayacağını. Yine telefon trafiği başladı. Bu sefer, Okmeydanı Eğitim ve Araştırma’ya gittik. Ameliyata alınacakmışım gibi tahliller yapıldı, filmler çekildi. Derken sabah oldu. Bir ara kardeşim ve arkadaşlarım tahlil sonuçlarımla uğraşıyordu, ben de bir yerde sırt üstü yatıyorum. Bir gözüm kapalı olduğu için diğerini de açamıyorum. Açarsam, yaralı olan da açılıyor ve canım çok acıyor. Biri yanıma geldi, sesini duyuyorum, “Geçmiş olsun. Gezi’de mi oldu?” dedi. Zorla açtım gözümü, baktım hastanenin bekçisi. Sevecen bir tavrı vardı. Kardeşim de karnımın üzerine filmlerimi, raporlarımı bırakmış. Bekçi, oradan bir evrağı alarak, “Ben bunu bir hocama göstereyim” dedi ve koşarak gitti. O esnada durumu çaktım ben. Hemen kardeşime ve arkadaşlarıma seslendim. “Bakın, aldığı adli rapor mu?” diye. “Evet” dediler. “Bekçiyi yakalayın!” diye bağırdım. Çünkü Okmeydanı’ndaki acil doktoru, ‘ölüm riski vardır’ raporu vermişti. Sanırım bu, problem olmuş. Bekçiyi bulduklarında, yanında sivil bir komiser vardı. Acilin şefini ve diğer doktorları sorgular nitelikte, “Niye ölüm tehlikesi vardır raporu verdiniz” gibi bir konuşma yapıyormuş. Muhtemelen raporu, sümen altı yapmaya çalıştılar. Allah’tan geri aldık. Bekçiye, “Neden aldın?” dediğimizde, “Eksik vardı” diye geveledi. Oysa eksik olmadığını biliyoruz. Dava açmayı düşündüğümüzden Tarlabaşı’ndaki kolluk kuvvetinin numarasına kadar her şeyin kayıtlı olmasına dikkat etmiştik. Eğer o raporu, sumen altı etselerdi, doktorlara yapılan baskının ardından ikinci adli rapor, “Hayati tehlikesi vardır” diye verilmeyecekti belki…

Sonra ne oldu?
- Okmeydanı’nın fiziki koşulları iyi olmadığı için biz yine Çapa’ya döndük. Göz bölümü baktı ama istedikleri gibi müdahale edemeyeceklerini söylediler çünkü çok ciddi bir ödem ve kanlanma varmış, gözün arkasını göremiyorlarmış. “Bekleyeceğiz” dediler…

O sırada sen ne durumdasın?
- Felaket. Kafamın sol tarafı, mengeneyle sıkıştırılıyormuş gibi, bütün dişlerim sökülüyormuş gibi. O kadar çok acıyordu ki yorgun düştüm, tek istediğim uyumaktı. Arkadaşlarım da sürekli beni uyutmamaya çalışıyor. Çünkü beynime de bir darbe almışım, travma olabilir diye düşünüyorlar. Epeyce bir süre beklendikten sonra, müdahale ettiler. İlk göz ameliyatım işte o zaman oldu…

Sonuç?
- Gözün, görme merkezinin çok ciddi bir darbe aldığı ve kanamadan dolayı retina ayrışması olduğu. Gözümün eriyerek, küçülüp, yok olma ihtimali varmış. Bu yüzden azot gazı basıldı. Kulak burun boğaz’a da, “Herhangi bir müdahale yapmayın, yabancı cismi çıkarmayın” dediler. İki hafta kadar yüz üstü yatmak zorunda kaldım, gözümdeki cisimle birlikte…

Gözünüzün, kulak burun boğaz’la ne ilgisi varmış…
- Çünkü mermi, gözümden girip, beynime doğru giderken burun kemiğime çarpıyor, parçalanıp sinüs boşluğuma dağılıyor. Göz doktorları da orayı göremiyorlar. Orası, kulak burun boğazın alanı. İşte o zaman film çektiler ve yabancı maddenin bilye olduğu anlaşıldı. Bir kısmının, beyne çok yakın durduğu görüldü. Riskli bölgedelermiş. Ufak bir harekette, beyin suyunun akması söz konusu olurmuş, onlara dokunulmadı. Diğerleri alındı…

Kaç tane bilye çıkarıldı?
- Çekirdek çıkarıldı ama yüzlerce demir bilye var. Sayısını bilmiyorum. Sinüs boşluğumdakilerin tamamı alındı, diğerleri kaldı…

Geçmiş olsun, çok fenaymış. E hani plastik mermiydi…
- Evet öyle diyorlardı. Emniyet, “Plastik mermi dışında bir şey kullanmadık, envanterimizde bile yok!” diye açıklama yaptı. Benim gözümden çıkanlar ne o zaman! Bu bilyeler, polisin insanlara karşı kullanmaması gereken bir maddeyle müdahale ettiğinin kanıtı. Bu ne boyalı tabancalar gibi eylemciyi işaretlemeye yönelik bir şey ne de caydırmaya. Bizzat insanı yaralamaya, öldürmeye yönelik! Paintball mermilerine benziyor ama içinde yüzlerce küçük demir bilye var. Ben buna, domdom kurşununun moderni diyorum. Böyle bir şeyi kullanmaya hakları ve yetkileri yok. Gözünü kaybetmiş biri olarak bunun hesabını ben sormayacağım da kim soracak!

Kime ne söylemek istersiniz?
- Eğer bu tür yasal olmayan, orantısız müdahalelerle insanları caydıracağını düşünüyorlarsa, kesinlikle yanılıyorlar! Kimse vazgeçmez, pes de etmez.

Hukuki süreç nasıl ilerliyor?
- Savcılığa suç duyurusunda bulunduk. Dosyamıza, bir aydır gözümde taşıdığım demir bilyeleri da koyduk. Götürüp kayıt altına aldırdık. Onlar da mahkemede delil olarak kullanılacak. Hakkımı sonuna kadar arayacağım…

Bir gün görebilme şansınız var mı?
- Hayır. Doktorlar, sadece gözümün eriyip gitmesini engellemeye çalışıyor. Görmemle ilgili bir umut yok…

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Eniştem Beni Niye Öptü?

Haber Hürriyet'ten...

http://www.hurriyet.com.tr/planet/23700894.asp

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt, Mısır’da darbe sonrası kurulan yeni hükümete 12 milyar dolar yardım açıkladı. Bu adımın, Ortadoğu’da Türkiye ve Katar’ın artan nüfuzunu engellemeye yönelik olduğu öne sürülüyor.

MISIR’da askeri darbenin ardından ülkeyi genel seçimlere götürecek hükümete hiçbir siyasi parti sahip çıkmazken Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Kuveyt’in yeni hükümete toplam 12 milyar dolar mali yardım kararı gündeme bomba gibi düştü. Riyad ve Abu Dabi’nin en az 51 kişinin öldüğü olayların hemen ertesinde bu kararı alması, Mısır’da dengeleri kendi lehine değiştirme arayışı olarak yorumlandı. Ortadoğu ve Batı basınında çıkan analizlerde Mısır’da Türkiye ve Katar’ın nüfuzunun azaldığı ve Suudi Arabistan ve BAE’nin ön plana çıktığı yorumları yapıldı. New York Times gazetesine konuşan Arap bir yetkili, “Bu Katar ve Türkiye’nin desteklediği ve teşvik ettiği ideoloji için bir geri adımdır. Siyasi İslam bir hisse senedi olsaydı, geçen hafta dramatik bir şekilde düşmüştü” dedi.

Arap Baharı’na karşı
Suudi Arabistan ve BAE’nin Mısır’da yeni yönetime kısa sürede destek çıkmasının nedeninin “Arap Baharı”nın bir an önce dinmesini sağlamak olduğu dile getiriliyor. Körfez Araştırma Merkezi Başkanı Abdüllaziz el Sager’a göre “Suudi Arabistan, Arap Baharı ülkelerinde istikrarın bir an önce sağlanmasını istiyor.” S. Arabistan’ın Arap Baharı sırasındaki etkisini önemsediği El Cezire televizyonu nedeniyle Katar yönetimine mesafeli olduğu, Doha’nın Ankara ile birlikte Suriye’de ılımlı İslam yanlısı muhalifleri desteklemesinden de rahatsız olduğu dile getiriliyor. Kuveytli siyasi uzman Ayed el Manna’ya göre “Katar bölgede öncü rol oynamak istedi, ama Müslüman Kardeşler’i açıkça destekleyerek fazla ileri gitti.”

Eşgüdüm var
Öte yandan Abdüllaziz Sager, son değişimi Suudi Arabistan ile Katar arasındaki “dış politika uyumunun yeniden sağlanması” olarak yorumluyor. Sager, iki ülke yönetiminin hiçbir zaman kopmadığını, hatta Suudi yönetiminin Katar’daki yönetim değişikliğini 6 ay öncesinden haber aldığını ve onayladığını da iddia etti.

Kral Abdullah bizzat aradı
Suudi Arabistan ve BAE yönetimlerinin Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarından hoşlanmadığı, Kardeşlerin kendi ülkelerine ideoloji ihracından çekindikleri öteden beri biliniyordu. Nitekim Riyad, Mübarek devrilip Muhammed Mursi Cumhurbaşkanlığı’na geldikten sonra Mısır’a yardımlarını kesmişti. Buna karşılık Mursi yönetimi Katar’dan 8, Türkiye’den ise 2 milyar dolar destek sözü almıştı. Suudi Kralı Abdullah darbeden iki gün sonra, cuma günü darbeci komutan General Abdülfettah Sisi’yi bizzat arayıp kutladı ve destek vaadetti.

Şiddet Hikayeleri

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Ükemizden İnsan (?), Milletvekili Manzarası

http://www.radikal.com.tr/politika/akpli_vekil_pala_hukuki_mudahale-1140974

Radikal'den Tarık Işık'ın haberi...

Çankırı Milletvekili İdris Şahin’in Taksim’de göstericilere palayla saldıran kişiyle ilgili mahkeme kararını değerlendirirken, “Oradaki esnafın hukuk çerçevesinde yapmış olduğu bir eylem” dedi. Şahin’in sözleri Genel Kurul’da tartışmalara neden oldu.
Genel Kurul’da CHP’nin, gözyaşartıcı gazların etkilerinin araştırılması ile ilgili önergesinin gündeme alınmasına ilişkin talebi görüşülürken konuşan İdris Şahin şunları söyledi:

“HUKUK ÇERÇEVESİNDE EYLEM”

“Polis, görevini yaparken Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu’na uygun olarak görevini yapmaktadır. Bunun dışında, oradaki bir toplumsal olayı bastırmak için görevini yapan polis memuruna, iktidarın emir verdiği yönündeki bir beyanı burada, Genel Kurul’da ifade etmek bir haksızlıktır ve gerçeğin tamamen tersine ve hilafına bir beyan olarak burada değerlendiriyoruz. Asla ve asla bizler, kimsenin görevini yaparken onlara müdahil olmuyoruz. Özellikle de şu son günlerdeki yargıya intikal etmiş bir konuyla alakalı, oradaki esnafın içinde bulunduğu haleti ve ruhiyeyi en iyi anlaması gerekenler sizlersiniz, ‘Alandayız’ diyorsunuz. Gezi Parkı eylemleriyle birlikte ben bu kürsüden daha önce de ifade ettim. Sadece oradaki göstericileri değil oradaki bir esnafı da bir dinleyin, esnafın mağduriyetlerini de görün, ondan sonra çıkıp bu kürsüden onların adına da bir şeyler ifade edin istiyoruz ama biz sizlerden bunu maalesef göremiyoruz. Şimdi, oradaki esnafın hukuk çerçevesinde yapmış olduğu bir eylemi yargıya da müdahale etmek suretiyle burada Hükümet’e yansıtmak ve Hükümet’in sanki bu kişileri tutuklamadığı gibi bir söylem içerisine girmenin de haksızlık olduğuna inanıyorum.”

Tophane'nin Bazı Sakinleri

http://www.radikal.com.tr/turkiye/tophanede_kendini_zor_tutanlar_tayyip_istese_taksimi_dagitiriz-1140933

Tophane, Gezi Parkı eylemleri sırasında polis müdahalelerinden kaçan protestoculara verdiği tepki nedeniyle bir kez daha gündeme geldi.

İstanbul’un Beyoğlu ilçesine bağlı Karaköy ve Fındıklı semtleri arasında yer alan Tophane, adını Fatih'in top dökümü için inşa ettiği Tophane-i Amire binasından alıyor. Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar Ermeni, Rum ve Levanten azınlığın yaşadığı bir semt olan Tophane, özellikle 6-7 Eylül olayları sonrasında azınlıkların bölgeyi terk etmesi ve Siirt ve Bitlis'ten aldığı göç sonrasında daha muhafazakâr bir çerçeveye büründü.

AKP’ye desteğiyle bilinen Tophane, son yıllarda Türkiye’nin gündemine polisin müdahalesi nedeniyle Taksim’den kaçan göstericilere gösterdiği tavırla geliyor.

2009 yılında Kongre Vadisi’nde yapılan IMF toplantılarını protesto edenlere polisin müdahalesinin ardından Tophane’ye kaçanlar ve yaklaşık yedi ay sonra 1 Mayıs’ta çıkan olaylarda yine polisten kaçan göstericiler bölgede iyi karşılanmadı ve “mahalleli” olduğu söylenen bazı kişiler tarafından şiddete maruz bırakıldı.

Tophane bu saldırılarla konuşulurken Eylül 2010’da yaşananlar basında daha büyük bir yankı buldu. Semtte yeni kurulmaya başlayan sanat galerilerine gidenler, yine 'mahalleli' olduğu ileri sürülen kişiler tarafından dövüldü. Saldırıların sebebi olarak bazıları “içki”yi gösterirken, bazıları da bölgede yeşeren galeriler ve hostellere gelenlerin semt sakinlerini uzun zamandır davranışlarıyla rahatsız ettiğini öne sürdü.

Saldırının tam olarak kimler tarafından, neden düzenlendiği ortaya çıkmadı. Ancak Tophane’nin namı Gezi Parkı eylemlerinde polisten kaçanlara yapılan saldırılarla yeniden dolaşıma girdi.

Son olarak 6 Temmuz’da polisin müdahalesi sonrasında semte doğru yönelen göstericilere verilen tepkinin ardından “göstericilere kim, neden saldırıyor” sorusunun yanıtını öğrenmek isteyen T 24'ten Volkan Koç Tophane’ye gitti ve konuştuklarını şöyle aktardı:

Semtin önde gelen “abi”lerinden ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı yakından tanıdığını söyleyen Hammed Aksoy, oğlu Ömer Aksoy ve Turgut ile konuştuk.

Soyismini paylaşmak istemeyen Turgut, "Geceleri olay çıkmasın diye uyumuyor, nöbet tutuyoruz" derken Ömer Aksoy, "Biz niye saldıralım" diye soruyor ve "İki taraftan da neyin ne olduğunu bilmeyen insanlar var. Bizim mahallenin çocukları yaşananları görüyor, göstericileri görüyor, gidip saldırıyor. O da bilmiyor onlara neden saldırdığını. Tamamen aksiyon olsun diye kavga ediyorlar" diyor.

Konuşmasına Erdoğan’a gönülden bağlı olduğunu belirterek başlayan 75 yaşındaki marangoz ustası Hammed Aksoy da saldırılara dair şunları anlatıyor:

'TAYYİP ÇIKIN DERSE DAĞITIRIZ'

“Biz Allah’tan korkarız. Bizler karıncayı incitemeyiz. Aynı zamanda biz Allah’a inandığımız gibi bu davaya (AKP’ye) inanıyoruz. Burada kendimizi zor tutuyoruz. Gençleri zor tutuyoruz. Tayyip bir desin ki “çıkın” var ya Taksim’i dağıtırız. Biz ona biat ettik. Tayyip bizim “emir ül müminin”imiz. O ne derse onu yaparız. Acıyorum o insanlara. Hiçbir şeyin farkında değiller. Tayyip, IMF’ye borcu sıfırladı, para rezervini artırdı. İşin içinde (Gezi Parkı eylemlerini kast ediyor) oyun var oyun. Memleketin kalkınmasını istemiyorlar. Bunlar tekrardan Osmanlı olmasın, faiz lobileri devam etsin diyor. Bütün dava ekonomik… Ne yaparlarsa yapsınlar, nesilleri 30 yıl sonra tükenecek, bize karşı olanların. Bizim 5-6 çocuğumuz var. Onların 1-2, hatta çocukları yok. Doğum kontrol haplarıyla ve sağlıksız yiyeceklerle nesillerini tüketiyorlar.”

‘ÇADIRLARIN YAKILMASINA ÜZÜLDÜK AMA SONRA AMACINI AŞTI’
Aksoy’la yaptığımız görüşme esnasında, yanımızda bulunan oğlu Ömer Aksoy söze giriyor. Kendisi Bilgi Üniversitesi’nde okumuş. Hammed Aksoy’un dediğine göre dört dil biliyor. O da babası ile aynı fikirde. Babasının söylediği her sözü onaylayan Ömer, her ne kadar ilk başta, “Biz de çadırların yakılıp yıkılmasına kızıp, tepki gösterdik” dese de, “ilerleyen süreçte, işin içine iş girdiğini, dış mihrakların bu olayları yönlendirdiğini” söylüyor. Babası gibi Erdoğan’a bağlı olduğunu anlatan Ömer, “Başbakan’ın Gezi olaylarındaki tavrının doğru olduğunu ve bu çizgide devam etmesi gerektiğini” söylüyor. En son olayda (6 Temmuz 2013), Tophane’ye kaçan göstericilerin arasında, çok sayıda yabancı olduğunu söyleyen Ömer, konuşmasının devamında şunları söyledi: “Olaylar başlamadan 3-4 gün önce aşırı alkollü insanlar vardı burada. Bir şeyler arıyorlardı. Birkaç dükkâna girdikten sonra, içlerinden birisi, ‘elimde içki şişesi var diye satmıyorlar’ dedi. Öyle bir şey olamaz. Burada gayrimüslimlerle yaşadık, kimse kimseyi rahatsız etmiyordu. Bizim hassasiyetlerimiz var. Sen gelip ezan okunurken, elindeki bira şişesini tokuşturursan, hassas insanları kışkırtırsın. Camın çerçevenin kırılmasından, cami önünde içki içilip sevişilmesinden rahatsız oluyoruz.
Dün akşam (6 Temmuz) gördüğüm yabancı sayısı, Türk’lerden fazlaydı. Hiç normal bir durum değil, belli ki organizasyon var. Çadırların yakılıp yıkılmasına, hepimiz üzüldük, tepki gösterdik. Bunu yapmayabilirlerdi. Daha sonra amacını aştılar. Darbeye zemin hazırlanıyordu.
Diyorlar ki Tophane halkı insanlara saldırıyor. Biz niye saldıralım? İki taraftan da neyin ne olduğunu bilmeyen insanlar var. Adam eylem yapıyor, sağı solu kırıyor ama neden yaptığını bilmiyor. Bu taraftan da bizim mahallenin bazı gençlerinde de aynı durum var. Çocuklar yaşananları görüyor, göstericileri görüyor, gidip saldırıyor. O da bilmiyor onlara neden saldırdığını. Tamamen aksiyon olsun diye kavga ediyorlar.
Erdoğan’ın geri adım atmaması doğruydu. Sonuna kadar destekliyorum. Bundan sonra da geri adım atmasın, biz ondan memnunuz.”

‘YABANCI ŞİRKETLER GÜZEL KIZLARA TALİMAT VERDİ’
En son olarak da masada bulunan Tophane’li Turgut ile konuştuk. Soyadının paylaşılmasını istemeyen Turgut da diğerleriyle aynı fikirde olduğunu belirtiyor. “İşin içinde oyun olduğunu, dış mihrakların bu olayları yönlendirdiğini” düşünüyor ve şunları söylüyor:

“Tophane’nin köşeleri keskindir. Haliyle tepkiler de sert oluyor. Tophane insanı, eylemlerin ne maksatla yapıldığını çok iyi biliyor. Dünkü eylemde (6 Temmuz 2013), yabancı ağırlıklı insanlar vardı. Türkiye’deki yabancı şirketlerin genç ve güzel kızlarına talimat verilmiş, ‘Yanınıza Türk erkeği alın, eylemlere onlarla katılın’ diye. Çok sayıda yabancı kadının, Türk erkekleriyle el ele eylemde gördük.


‘GECELERİ OLAY ÇIKMASIN DİYE NÖBET TUTUYORUZ'

Tophane halkı, Türkiye’nin en sabırlı halkıdır. Bu olaylar büyümediyse, bu halkın sabrındandır. Biz de Gezi Parkı’nın açılmasını istiyoruz ama biliyoruz ki bu işin içinde başka işler var. Yabancıların parmağı var. Darbe yapılmaya zemin hazırlanıyordu. Mısır’daki darbenin, bunların iştahını kabarttığını düşünüyoruz.
Toplumun sağduyuya ihtiyacı var. Geceleri uyumuyor, nöbet tutuyoruz, olay çıkmasın diye. Öyle ki olayla alakası olmayan insanlar bile bazen saldırıya uğruyor. Kimin ne olduğu bilinmiyor ki!”

Lobna Allami