Sırrı Süreyya Önder hakkında söylenecek çok şey var...Ama biraz kafayı toparlayayım da... Zaten biliyorsunuz on numara adam...
Hürriyet muhabiri Cansu Çamlıbel'in yaptığı orijinal söyleşinin link'i:
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/23470602.asp
Kendisi:
BDP’ye neden heyetin iki kişiye indirildiğine dair bir gerekçe iletilmedi.
Ancak biliyorlar, veto Önder’in Gezi Parkı direnişinin başını çekmesine
hükümetin yanıtı. Oysa Sırrı Süreyya Önder, direnişin en hararetli günlerinde
gerilimin hafiflemesi için devletin en tepesindeki isimlerle protestocular
arasında bir köprü kurmaya çalışmıştı. Bugün bir hayli yorgun, hafif buruk ama
çok umutlu, gençlerin başlattığı bu hareketin hayırlara vesile olacağından.
ÖCALAN VETOYA SERT TEPKİ GÖSTERMİŞ
* Hükümet geçen cuma günü Öcalan ile görüşmeye giden BDP heyetinde
olmanızı neden istemedi?Muhtemelen Gezi Parkı direnişi huzursuz
etti hükümeti. Bende emanet bilinci var. Bu süreçte devlet, İmralı, PKK ve KCK
emanetlerini verdiler bana. Ben de hep bu emanet bilinci ve sorumluluğuna uygun
olarak davrandım. Bu iş bir getir götür işinden öte bir şeydi. Bizatihi yoğun
tartışmalar yürüttük, hem Sayın Öcalan ile, hem PKK ve KCK yetkilileriyle, hem
de devletle. Dolayısıyla bu kararlarda ortaklaşma süreci boyunca kişisel
inisiyatifimi, birikimimi, aklımı hep barıştan yana, demokrasiden yana ve bu
kirli savaşı sona erdirmekten yana kullandım. İnsan hayatını aziz bilip ona göre
tutum aldım. Onun için gayet içim rahat. Barış süreci konusundaki tutumum çok
net. Bunu yeryüzünde benim kadar isteyen, benim kadar katkı sunmak için
çabalayan az insan vardır diye düşünüyorum. Bu süreç nereye giderse gitsin bu
katkım ve bu tutumum değişmeyecektir. Katkı sunmak için heyette olmaya gerek
yok. Ama bu tutumdan dolayı müdahale etme hakkını kendinde görmek nobranlıktır.
Demokrasiyle ve ahlaki bir tutumla bağını kurmak güçtür.
* ‘Devlet, benim adamım her konuda benimle senkronizasyon içinde
olmalı’ diye mi bakıyor?Süreç boyunca devletten ya da PKK’den ya da
Sayın Öcalan’dan bana ‘Bizim adamımız ol’ gibi bir telkin gelmedi. Burada zaten
tırnak içinde adamı olacaklara ihtiyaç yok. Adamı olacak olanlar bu sürece katkı
sunamazlar. Haklar, özgürlükler ve barış süreci birbirinin karşıtı olarak
konumlandırılacak şeyler değil. Tam tersine Kürt halkı silahlı mücadeleyi geride
bırakmanın tek yolu olarak demokratik siyaset ve ona uygun anayasal bir ülke
talep etti. Bunu da herkes için istediler. Bu anlamda yaşanan sürece zarar
verici bir şey. Hem Gezi direnişi ile barışı birbirine karşıt olarak
konumlandırmak sürece zarar verir. Bizatihi özgürlük alanlarını açmak yerine
daraltmayı tercih etmek sürece dair kuşku uyandırır. Paylaşmak yerine hâlâ ‘Ben
belirlerim’ tavrı gider bir gün de Kürtlerin duvarına çarpar. Sıkıntılı bir şey
ve laubaliliktir.
* Öcalan sizin heyetten çıkarılmanıza ne tepki vermiş?
Duyduğum
kadarıyla sert bir tepki göstermiş. Hükümeti uyarmış.
* ‘Gezi direnişi ile barış süreci birbirine karşıt olarak
konumlandırılamaz’ dediniz. Ancak Gezi olayında BDP eşbaşkanları biraz sessiz
kalmayı tercih etti, rengini belli etmekten biraz kaçındı sanki. Neden?
Partimizin ve eşbaşkanlarımızın normalde tutumları çok net. Ama bir
temkinli olma hali de var. Çünkü Kürt halkı, Kürt siyasal hareketi daha önce
‘Süreci siz bitirdiniz, bozdunuz, sabote ettiniz’ şeklinde büyük iftiralara
uğradılar. Büyük bir sabır, temkin ve kararlılıkla bir daha böyle bir iftiranın
muhatabı olmama duygusu belki çok daha aktif katılımı ve çok daha yüksek sesli
bir duruşu engellemiş olabilir. Bunu da anlayışla karşılamak lazım. Söz konusu
yitip giden canlar olunca Kürtler ‘Acaba vereceğimiz tepki yanlış anlaşabilir
mi’ diye bir duyarlılık içindeler. Salt bu konuda değil, hayatın her alanında bu
böyle. Bu kaygıyı çok anlıyorum ama hak arama siyasetinde siyasi bir zekâ ve
sağlam bir politik hat daima bunu da barışa hizmet edecek bir noktaya evirir.
Ben daha ileri giderek bir şey söyleyeyim; barışı artık bu Gezi Parkı’nda ortaya
çıkan irade getirecektir.
BU ÇOCUKLARA YAPILACAK KÖTÜLÜK ‘KEMALİST’ DİYE KODLAMAK
* Nasıl olacak bu? Bu irade gerçek anlamda bir barışı
mümkün kılabilecek bir iradedir. Bu iradeyi kimse küçümsememeli. Bu iradeyi ‘İlk
3 gün iyiydi, son 5 gün kötüydü’ diye kimse bölmeye çalışmasın. Bu iradeyi ‘İyi
ama içinde falancalar da vardı’ diye kimse değersizleştirmeye çalışmamalı. Bütün
bunların hepsi bu ülkenin gerçeğidir. Birlikte yaşayan insanların karar
süreçlerine de birlikte dahil olmaları gerekir. Ben tam tersine barışın artık
daha mümkün olduğunu düşünüyorum. Bu meseleyi ben Gezi Parkı’nda yeni nesil
devrimcilerle çok konuştum. Hayatımın en bahtiyar günlerini geçirdim. Bana baba,
amca demelerinin yarattığı burukluğu bir kenara bırakırsak, bu çocuklara Kürt
meselesini anlattığımda bizim bütün siyasal hafızamız, ezberimizden başka bir
reaksiyon geliyor. ‘Abi başka bir halk varmış ve bunların kendi dillerini
konuşmalarını engelliyormuşuz. Ya bu manyaklık’ diye tercüme ediyor. Meseleyi
çapaklarından arındırdığınızda bu kadar basit aslında. İşte bu çocuklar, bu
anlayış Kürt halkı üzerindeki bütün bu saçma sapan hak gasplarını da hayatın
dışına itebilecek bir anlayıştır. Onun için de bu çocuklara yapılabilecek en
büyük kötülük bunları Kemalist diye kodlamaktır. Öyle değiller çünkü.
O MEYDANDA TEK BİR KEMALİST VAR: AKP
* Aralarında kendilerini bizzat Kemalist olarak tanımlayan, ‘Mustafa
Kemal’in askerleriyiz’ diye slogan atan da çok vardı ama.
Atatürk’ün kendisi Kemalist değildi. Bu sonradan uydurulmuş, dizayn edilmiş
bir şey. Ve bütün sıkıntıların ihraç edildiği bir alan. Hiçbir dünya görüşü bu
kadar yükü çekemez. Her derde derman ebegümeci gibi bir şey olamaz. Kemalizme,
Kemalistlerin yüklediği anlam onu ortadan çatırdatacak hacimde. Ama bir yöntem
olarak Kemalizmden bahsediyorsak bugün meydanda bir tane Kemalist var, o da AKP
hükümeti. Ben onları neo-Kemalist olarak değerlendiriyorum. Hadleri olmayan bir
toplum mühendisliğine soyundular. Kemalizm de öyle yapardı.
O AĞAÇLAR KIYAMETTE BİZE ŞAHADET EDECEK
* Dini hassasiyetleri olanları, muhafazakâr kesimi dışlayan bir
hareket miydi bu? Hayır, tam tersine. Muhafazakârlık başka şey ama
İslami camia buna yüksek bir ilgi ve katılım gösterdi. Kandil Gecesi’ndeki
kalabalığı, etkinlikleri, ibadeti, duayı, cuma namazı için yapılan düzenlemeleri
hatırlayalım. Tam Türkiye’nin ihtiyacı olan şeyin gerçekleşmekte olduğunu
görüyoruz. İslami olmayan, hükümetin tutumudur. Eğer İslami referanslarla
konuşacaksak. Ben istediğim ağacı keserim, istediğim yere istediğim şeyi yaparım
demek, Allah’a şirk koşmaktır. Eğer Müslümansanız, bu ağaçlar kıyamette bizden
önce dirilecekler ve bizlere şahadet edecekler. Biz bize şahadet edecek
canlıların hakkını hukukunu koruyoruz. İki cihanda da vebali vardır diye
başladım ben itirazıma. Akıllı olsalardı, azıcık İslami duyarlılıkları olsaydı
bu hatırlatmadan tir tir titremeleri gerekirdi. Orada 50 kişiydik birinci gün,
ikinci gün 300 kişiydik. Onun için islamofobya ile olanları açıklamaya çalışmak
bir de mevcut günahları yetmezmiş gibi gıybetin içine düşmek demektir.
Kendilerini bundan sakınmalarını dilerim. Müslümansanız eğer yeryüzünde canlı
olarak yaratılmış ne varsa, ağaçlar da ümmettendir.
* Hükümet ‘Olay dışarıda Türkiye’nin güçlenmesini istemeyen güçlerin,
faiz lobisinin komplosuna dönüştü, o çocuklar da alet oldu’ diye bakıyor.
Haklılık payı olabilir mi? Bunu biz bilemeyiz. Ne söylesek
spekülatif olur. Ama en azından Gezi direnişinin ortak aklının içinde bir ajan
olmadığını bilebilecek kadar işin içindeyim. Ama dünyada böyledir, işler böyle
gittiği zaman elbette herkes parmağını sokup kendi siyasi çıkarı için orada bir
pozisyon yaratmaya çalışır. Biz bunu engelleyemeyiz, denetleyemeyiz de. Ama eğer
hükümetseniz bunun zeminini ortadan kaldırmak yapılacak en akıllı iş olur. Bu
itirazı ortaya çıkaran nobranlıklara son verirsiniz. İtiraz kendini gözden
geçirir, varsa bir yabancı komplo onların da hevesleri kursaklarında kalır.
Kalsın da, kalmalı da. Ama bunun üzerinden bu kadar büyük bir toplumsal gelişme
açıklanamaz. Üstelik bu yaklaşım ürkütücü de. Bu sefer halkın tümünü yabancı
ajanların maşası olmak gibi bir ruh haline sokarsınız. Böyle olmadığını düşünen
herkes daha fazla sinirlenir. Birileri bunu tane tane hükümete anlatmalı.
MÜSLÜMANSAN ‘BORSA ÇÖKER’ TELAŞI ETMEZSİN
* Kendi tabanını evlerinde zor tuttuğunu da söyledi.
Hükümetin tepkisinin ve savunma mekanizmasının da muhafazakârlıkla ilgisi
yok. Yine onlara tane tane söylenecek şey şudur, bu sizin neo-liberal tutumunuza
ve ihtiraslarınıza yönelmiş bir tepkidir. Muhafazakâr olmanıza kimse laf
söyleyemez ama neo-liberal tutumunuz bu ülkenin tüm kaderini belirleyeceği için
biz buna laf söyleriz. Sayın Başbakan’ı havaalanında ‘Ya Allah bismillah Allahu
ekber’ diye karşılayan bir anlayışın borsa çöker diye telaş etmemesi lazım. Bu
Allah’a inanmak ama güvenmemektir. Borsa dediğin faiz ve kumar alanıdır. Bu da
İslam’ın iliklerine kadar men ettiği bir şeydir. Müslümansan eğer, hafazanallah
borsa çöker diye ortaya çıkmamalısın. Alışmışlar İslam karşıtlığı plağını sık
sık çalmaya. E baba, yok ki İslam’la bir alakanız. Sen borsayı referans
gösteriyorsun.
* Taksim’de BDP’lilerin çadırına bazı saldırılar oldu. Bu iş uzun
sürerse meydanlardaki gruplar arasında çatışma çıkma riski var mı?
Hükümet barış konusunda demokrasi temelli adımlar atmazsa bugün ortaya çıkan
irade gerek Kürt halkında, gerek Türk halkında bu barışı sağlayacaktır. Benim
buna inancım çok kuvvetlendi. Herkesin gözünden kaçan iki önemli hadise oldu.
Birincisi Uludere’de BDP’li köylülerin geri çekilme etiğine uygun olmayan
gelişmeler üzerine askerle BDP’nin karşı karşıya gelmesi sonucu yaşanabilecek
bir çatışma ihtimaline karşı kendilerini siper etmeleri.
Provokatör kılıklı
insanlar buna teşebbüs edebilirler. Fakat oradaki kitlenin yüzde 95’i tarafından
bunun hemen mahkûm edileceğini ve reddedileceğini biliyorum, gördüm, yaşadım. O
yönelimler olduğu zaman ben oradaydım. Elinde Türk bayrağı ve Atatürk posteri
taşıyan birçok insan gelip ‘Biz asla bunu tasvip etmiyoruz. Hatta isterseniz
gelip bayraklarımızla yanınızda duralım’ dediler. Bütün bunlar olurken herkesin
gözünden kaçan bir hadise daha oldu. Uludere’de BDP’li köylülerin geri çekilme
etiğine uygun olmayan gelişmeler üzerine askerle BDP’nin karşı karşıya gelmesi
sonucu yaşanabilecek bir çatışma ihtimaline karşı kendilerini siper ettiler.
Ortak yaşama kültürü, karşısındaki anlama bilincini yükselten şeylere vesile
oldu.
DARBE TEŞEBBÜSÜ OLSA BEDENİMİ SİPER EDERİM
* Sandıkta başarılı olamayan kesimlerin
sivil bir darbe teşebbüsümü mü aslında Gezi hareketi? Ya da buna dönüşür
mü? Ben kendi adıma şöyle söyleyeyim; bir darbe teşebbüsü olursa
ben en önde kendi bedenimi siper ederim. Bunu da sadece ben yapmam. Bu alandaki
insanların tamamına yakını bedenini siper eder. Sayın Başbakan’a anlatılmayan ya
da görmediği ya da görmek istemediği en temel olgu bu. Kimse gayrımeşru, siyaset
dışı bir yöntemle kimseyi tasfiye etmeye niyetli değil. Olamaz da zaten. Herkes
bu demokratik anlayışla o alanda. Bence öncelikle bu yanlış tespitten
kendilerini alıkoymaları lazım. Mesela Numan Kurtulmuş ne yapıyor bugün?
Büyükşehir için ismi geçen insanlardan biriydi. Bu meselelerde çok halis
düşünceleri olan bir isimdi. Tam da konuşacak günler. Tam da
Ak Parti’de siyaset yapıyorsa bir hayrının olacağı günler.
* Peki devletin tepesindeki Başbakan dışındaki aktörler bu krizi
nasıl yönetti? Ben meselenin ilk gününden beri İçişleri Bakanı,
İstanbul Valisi ve belediye ile sürekli görüştüm. Bir yandan direniyordum. Bir
yandan da bunun alabileceği hali görerek uyarıyordum. Sayın Arınç’a da bu
şekilde aktardım ve kendisiyle belli bir tartışma yürüttük. Sayın
Cumhurbaşkanına sadece aktarmakla yetindim. Bir kısmını bildiğini, bir kısmını
yeni duyduğunu söyledi ve sükunet telkin etti. İstanbul Valisi bu devlet
şiddetini durdurabilirdi ve bu bir demokratik kazanım olarak bu ülkenin
demokratik mücadele hafızasına yazılabilirdi. Vali bu duruma aymadı. ‘Polisi
alandan çekin. Biz mahkeme sürecini bekleyeceğiz’ dedim. Üstelik Vali benimle
görüşmüyordu, İçişleri Bakanlığı Müsteşarının telkiniyle beni aradı. İnsan hiç
kimseyle öyle bir tonla konuşamaz. O tonla ancak kavga edilir. Valinin bana ilk
telefon açışındaki üslup oydu. Ona rağmen ben sükunetle anlatmaya çalıştım.
‘Yönelimi görmüyorsunuz’ dedim. Vali, ‘Asla yapamam. Siz onları çekin’ dedi.
Neredeyse yüzüme kapattı. Baktım ki bir metropolü yönetmekten hiçbir şey
anlamamış. Bir savaş dönemi anlayışı bu. Bu İstanbul’un valileri ne hikmetse hep
Diyarbakır’dan geliyor. Orada halkı yönetmek, halkla savaşmak demek onlar için.
Sonra gelip aynı şeyi burada da yapmaya kalkarsan işte böyle şavullarsın. E ne
oldu 4 gün sonra? Benim dediğimi yapmak zorunda kaldılar ama o gün alan 1 milyon
kişi olmuştu.
HİÇBİR İLİN VALİSİ BU ÜLKEDEN KIYMETLİ DEĞİL
* Orantısız güç kullanan polisler hakkında
soruşturma başlatıldığını açıkladılar. Yeterli mi? Sayın Arınç’a da
söyledim. Sorumlular için soruşturma başlatıldı, tamam; bunların istifa etmeleri
demokratik ve ahlaki bir seçenektir. Hiçbir ilin valisi bu ülkeden kıymetli
değildir. Görevden alma ya da istifa gibi bir mekanizma lazım. Onu da
yapmadılar. O da olacak.
*
Hüseyin
Çelik ‘Başbakan kelle vermez’ dedi. İstanbul Valisi’nin gitmesi işi çözer
mi?
Bu tek başına bir anlam ifade etmez. Sonra da ‘Hukuki süreçlere bağlı
kalacağız, halkı da karar süreçlerine katacağız’ demeleri lazım. Buna uygun
davrandığınızda halk bunu hemen hisseder.
* Taksim Platformu’nun sunduğu talepler arasında 3. köprü ve
havaalanının durdurulması da var. Gerçekçi mi bu talepler? Çok
gerçekçi ve hayati. Şimdi de üçüncü köprünün yaratacağı tahribata itiraz bir
fantazi gibi gözüküyor. Bu konudaki en büyük oyun köprüye verilen isimdir. Onun
etrafından tartıştırıyorlar. Bu çok gayriahlaki bir yöntem. Köprünün adı Pir
Sultan olsa ne olur? Başbakan yarın çıkıp ‘Pir Sultan Abdal diye adını
değiştirdim’ dese onun yaratacağı tahribata kayıtsız mı kalacağız? Köprünün
kendisi bir faciadır. Gemilerini karadan yürütmüş bir millet köprüsüz ulaşım
sağlayamayacak mı? Denizi daha etkin kullanmaya çalışacaksınız. Yapılaşma için
ormanlara göz dikmeyeceksiniz. Doğa, paşa gönlüm kriterleriyle oynayabileceğiniz
bir şey değildir. Doğa affetmez, intikamını çok acı alır. Onun için o talepler
de en az Gezi Parkı kadar önemli.
* Üçüncü köprü ve havaalanı projeleri iptal edilmedikçe Gezi
Parkı’ndaki topluluk dağılmayacak mı? Buna ben karar veremem. Buna
o çocuklar karar verir. Ama havaalanı yüzünden kesilecek ağaçlar da 3. köprünün
yaratacağı tahribat da Gezi Parkı meselesinden daha vahim sonuçlar doğuracaktır.
Burada bir bilinç oluştu. İnat etmemek lazım. ‘Gelin kardeşim, ekosistemi
bozmadan, çocuklarımızın gelecek hakkından çalmadan bir çözüm bulalım’ derseniz,
1 milyon tane çözüm gelir. Ben demiyorum, AK Parti milletvekili Ertuğrul Günay
diyor; ‘Bizi bu imar lobileri yiyecek’ diye. Demek ki görmüş adam.
HER SEFERİNDE 5500 KM KARAYOLU, HIŞIRIM ÇIKMIŞTI
* Barış sürecinin başlamasında bu kadar kritik roller oynamışken Gezi
direnişine katıldınız diye dışarıda bırakılmanız kırgınlık yarattı mı?
Böyle işlere nefsani yaklaşmamak lazım. Bir halkın geleceği söz konusu. Bu
her türlü nefsin çok üstündedir. Gerçekten barışa katkı sunmak için heyette
olmak şart değil. Barış uzun bir süreç ve birçok çehresi var. Ben film yaparak
da sürece katkı yapabilirim, roman yazarak da... Ne kadar Meclis’teysem o kadar
sokaktayım. Anayasa komisyonunda ne yazıyorsam, direnişçilerin arasında bir
anayasanın nasıl olması gerektiğini gösteriyorum. Ayrıca ufak yollu mutlu
olduğum da söylenebilir, çünkü her İmralı’ya gidişten sona 5500 kilometre araç
kullanıyorum. Artık hışırım çıkmış vaziyetteydi.
SOKAĞA DÖNECEĞİM
* Meydandaki gençler ‘Başkan Sırrı’ diye karşılıyor sizi. CHP’nin de
desteği olsa cumhurbaşkanlığı adaylığı düşünür müsünüz? Hayır
düşünmem, çünkü ben aktif siyaseti bir dönem yapacağım. Ondan sonra sinemaya ve
yazılarıma döneceğim. Onlarla da siyaset yapılabilir. Siyaset sokakta daha iyi
yapılıyor. Halihazırda Meclis, sokağı kavrama noktasından bir hayli uzakta.
GEZİ’DEN SONRA BEŞİKTAŞLI OLDUM, ÇARŞI SAFLARINDA....
* 12 günde hayatınızda ne değişti? Gençlere âşık oldum.
Bir de bugüne kadar bir futbol takımını tutmuyordum. Beşiktaşlı olmaya karar
verdim, Çarşı grubu saflarında...