23 Aralık 2013 Pazartesi

Sırrı Süreyya Önder Maraş Katliamı'nı yazdı

http://www.ensonhaber.com/sirri-sureyya-onder-maras-katliamini-yazdi-2011-12-26.html

MARAŞ BİBERİ

Denir ki Hz. İbrahim, devrin kralı Nemrut'un putlarını kırarak insanları Allah'ın varlığına inanmaya davet edince, iktidarı sarsılan Nemrut öfkelenir ve Hz. İbrahim'in ateşe atılmasını emreder. Bu zaman zarfında evlerde ateş yakılmayacaktır, yasaklanmıştır. Bütün odunlar İbrahim'in ateşini harlamak üzere toplanır.
O günler, "Urfa dağlarında gezer bir ceylan" günleridir. Bir zalim avcı, avladığı ceylanı pişirmesi için karısına verdiğinde hiç odun kalmadığı cevabını alır. Avcı çare bulmasını istediğinde, kadın ceylanın yağsız bir parça etini önce bir taşın üzerinde döver. Sonra da kırmızı biber, bulgur ve tuzla yoğurur. Bu gün etsiz olarak her köşe başında fast-food versiyonunu gördüğünüz çiğköftenin ortaya çıkışı böyle olmuştur.
Urfa'nın çiğköftesine Maraş'ın biberini karıştırmak Urfalılar tarafından Sarkozy muamelesi görmenize yol açabilir. Onların 'isot'u varken Maraş'ın biberini duymaya tahammül edemezler. Üstelik haklıdırlar. Arayı şöyle bulabiliriz: Yine denir ki ilk tarım Maraş'ın Afşin ilçesinde yapılmıştır. Kentin kadim ismi Arabissos'tur ve Roma İmparatorluğu'nun, Gordianus (234-238) devrinde Urfa'dan göçen Arap aşiretleri tarafından iskân edilmiştir. [Irfan Shahîd, Byzantium and the Arabs in the Fifth Century, Dumbarton Oaks 1989]

MARAŞ'IN KÖY İSİMLERİ

Afşin, atalarımız Orta Asya'da at koştururken imparator Justinianus tarafından oluşturulan Üçüncü Armenia eyaletinin de yönetim merkezlerinden biridir. Hadi celadetli okurun kalbi kırılmasın "sözde" Armenia eyaleti diyelim. Milli tarih şuurumuza uygun davranmış olalım.
Halkımız beraber ve solo olarak Fransız parlamentosunu döverken araya gitmeyelim. Milli birlik ve beraberlik ruhuna en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, Meykir, Hunu, Norşun, Arıstıl, Maravuz gibi Maraş'ın köy isimlerinin etimolojik kökenini siz de sormayın, ben de söylemeyeyim.
Maraş'ın başta ticaret ve sanayi odası olmak üzere bütün "sivil" toplum örgütleri ezelden beri biberi Maraş iline tescil ettirme mücadelesi verirlermiş. Nihayet 2002 yılında başarmışlar. Artık Maraş Biberi Maraş iline tescilli. Sanayi ve Ticaret Odası kriterlere uyan bibercilere sertifika ve logo kullanım hakkı veriyor.

DELİ PARALAR DEVRİ

Maraş katliamını günlerdir her açıdan dinlediniz. Katliamın ekonomik-sınıfsal arka planına değinen pek olmadı. 70'li yıllar, tarımda destekleme politikalarının uygulandığı yıllardı. Misal Demirel, buğday ya da pamuğa 10 lira taban fiyat verirdi, Ecevit bunu 15 liraya çıkaracağını ilan ederdi. Demirel, 20'den aşağısının yetmeyeceğini, mazotun litresi ile buğdayın kilosunu karşılaştırarak anlatırdı.
İşte tarım üreticisinin eline "deli" paralar geçmesi biraz bu yüzdendi. Anadolu'da Alevi nüfus, tarih hafızasından dolayı kuş uçmaz kervan geçmez, Yavuz uğramaz yerlere yerleşmiştir. Gezin Anadolu'yu, genellikle Alevi dağda Sünni ovada yerleşiktir. Maraş bunun istisna olduğu birkaç yerden birisidir. Alevi nüfus, ağırlıklı olarak bereketli ovalarda yaşar.
Tarım destekleme politikası ile zenginleşen Maraş ve civarındaki Aleviler Maraş merkeze göçerek "yüzük taşı" misali yerlere talip olmuşlar ve almışlardı. Kent içi ekonomik etkinlik Alevilere geçmiş, Sünni halkın elindeki para da dönemin enflasyonist karakteri gereği süratle pul olmuştu.
ABD görevlisi Alexander Peck de katliam öncesi kenti gezerken şu tezi işlemiştir:"Yakında Aleviler size yiyecek ekmek bile vermeyecekler!"
Dönemin sağcı işadamlarının ve parti başkanlarının yaptıkları toplantılarda neler konuşulduğunu anlatacak bir vicdan ortaya çıkarsa bu bilgiler kapı arkası fısıltılar olmaktan çıkıp aleniyet kazanacaktır.
Aleviler kent içinde görünür ve etkin olunca sosyal hayata da dahil olmuşlardı. Mesela içkili lokantalara aileleri ile birlikte gitmeye başlamışlardı. Eh bu kadar bileşen bir araya gelince geriye bir tek şey kalıyordu; birinin çıkıp "kalkın ey
ehl-i İslam, din elden gidiyor!" 
diye bağırması... Bu işlevi, sosyalist sistemde "Allahsızlığı yayma kürsüsü" olduğunu savlayan ve kadınların bütün parti üyeleri ile sevişip gayriresmi evlilikten çocuk doğurmaları halinde daha fazla ikramiye alacaklarını müjdeleyen "Güneş ne zaman doğacak" gibi "muhteşem" bir film de görebilirdi pekâlâ.

ECEVİT'İN DİRENCİNİN KIRILMASI İÇİN KATLİAM ŞARTTI

Katliam, ABD'nin o günkü nizamat politikasını ancak askeri diktatörlükler eliyle uygulatabilmesi gerçeğine giden yolda Ecevit'in gösterdiği direncin kırılması ve ülkede sıkıyönetim-darbe döngüsünü hazırlaması için şarttı.
Bu plan "gümüş ya da altın hilal" olarak adlandırılan bütün kentlerde değişik versiyonlarla uygulamaya konuldu. Maraş, Sivas, Çorum ve Malatya'da tuttu. Maraş bunların içerisinde en vahşi Kontr-gerilla operasyonlarından birisidir.
Dünya tarihinde, hangi figür damgasını vurursa vursun, bütün katliamların, soykırımların arkasında, mutlaka bir "servet transferi" olgusu vardır. Dolayısıyla işin içinde bir "tapu davası" araştırmayan bütün bakışlar eksik kalmaya mahkûmdur. Bu ülkede bir tarihçi, işgal ve kurtuluş savaşı arasında geçen sürenin uzunluğunu ve ne hikmetse tehcirden dönen Ermenilerin gelmesiyle hızlanan, neredeyse patlayan kurtuluş hikayelerimizi bir de bu gözle anlatsa da dinlesek...
Maraş'ın filmini çekmek için binlerce sayfa belge, bilgi, tanıklık okudum, dinledim.
Beni en çok etkileyenlerden birini paylaşmak isterim.

KOMŞULAR, BİZ ŞİMDİ PERDELERİ KAPATACAĞIZ

Serin ailesi, katliam sırasında Maraş tren garından güçlükle bulunan bir trenle şehir dışındaki Alevi köylerine gidip canlarını kurtarır. Katliam sonrası evlerine döndüklerinde bütün eşyalarının yağmalandığını görürler. Sünni bir komşuları, yağmalamayı, komşuların yaptığını fısıldar.
Serin ailesinin annesi sokağın ortasına çıkar ve onlarla bugüne kadar sürdürdükleri komşuluğu anlatarak şöyle seslenir.
"Komşular! Biz şimdi bütün aile evimize girip perdelerimizi kapatacağız. Bizden yağmaladığınız eşyalarımızı bahçemize bırakın."
Sabah evin avlusu yağmalanmış mallarla doludur. Aile kendilerine ait olanları alır. Bir traktöre yükler. Kenti terk edeceklerdir. Bırakılan eşyalarda kendilerine ait olmayanlar da vardır. Aile o eşyaları sokağa çıkarıp üzerine şöyle bir not bırakır.
"Bu eşyalar yağmaladığınız diğer ailelere aittir. İmanınız ve vicdanınız varsa bunları da gerçek sahiplerine verin."
Ve doğdukları yerden, bizzat komşuları tarafından öldürülmeyecekleri, talana uğramayacakları bir başka diyara doğru giderler. Geride bıraktıkları evlerini yok pahasına sattıklarını da bir çocuk bile tahmin edebilir.
Kahramanmaraş Sanayi ve Ticaret Odası geçen muharrem ayında bir kardeşlik iftarı verdi. Şu linkteki videoda (http://www.kmtso.org.tr/video_galeri.php?menuID=108)TRT iftarı naklen veriyor. Muharrem orucunun böyle bir iftar açma geleneği olmadığı saçmalığını bir yana bırakarak spikere kulak verebiliriz.

BİLİN Kİ DIŞ MİHRAKLARDIR

Spiker bütün erkâna aynı gayretkeşlikle şu tespiti yapıyor:
"Bütün Maraş burada.. Eğer Maraş'la ilgili bundan sonra olumsuz bir haber kamuya yansırsa, bilinsin ki bu dış mihrakların işidir öyle değil mi?"
Bu saçma tespite oda başkanı dahil olmak üzere herkes katılıyor. Spiker aynı tespiti Alevi Federasyonu Başkanı Selahattin Özen'e de yaptığında "gurk" ettirten bir cevap alıyor. Özen: "İç mihrak, dış mihrak her neyse bunlardan bir kez bile Aleviler galeyana gelmiyor. Sünnilerin buna engel olması lazım." Spikerin tespiti kendisiyle sınırlı değil. Aynı ilin valisi de anma törenlerini hukuksuz olarak engellemesini "geçmişi hatırlamak istemiyoruz" gerekçesiyle açıklıyor.
Ah birisi çıkıp unutmanın yolunun ancak yüzleşmekle mümkün olduğunu bunlara tane tane anlatsa...
Ah birisi, hem de Alevi olmayan bir kent sakini çıksa, bu kentte 36 saat içinde yarısından fazlası 13 yaşın altında yüzlerce insan öldürüldü. Gelin toplu olarak gidenlere bir dua, yapanlara bir ah edelim diye haykırsa.
Ticaret Odası, Maraş'ın biberine gösterdiği vefanın birazını da karnında bebeği ile öldürüldükten sonra eti bir çiğköfte misali ezilen gelini, iftarla değil, mahcup ve sessiz bir yasla hatırlamak ve unutturmamak gerektiğini kavrasa. O vali ve benzerleri bir yas evine müstahdem yapılsa.
Odanın iftarında sofraya bıçak konulmamış. Muharrem orucunu açarken zorunlu bir ritüeldir bu. Su da konulmaz. Sebebi Kerbela masumlarının bedenlerine Muaviye zihniyetinin açtığı yaraları hatırlamaktır. Sofraya konulmayan bıçak 33 yıldır Alevilerin böğründe saplı durmaktadır. 33 yıldır bu yaradan kan akıp durmaktadır. "Hatırlamak istemiyoruz" zevzekliği bu hançeri kanırtıp durmaktadır.
Utanmak yalnız kendi yaptıklarımızla ilgili bir eylem değildir. Bazen yapmadıklarımız da utandırır bizi.
Bütün Maraş bu hançerden utanmadıkça, bu yara şifa bulmayacaktır.

28 Ağustos 2013 Çarşamba

19 Temmuz 2013 Cuma

Gözaltı Hikayeleri: Ali Can Sünnetçioğlu

Cumhuriyet'ten Özgür Ulusoy'un söyleşisi...

http://www.baskahaber.org/2013/07/10-gun-tutuklu-kalan-ali-can.html

6 Temmuz'da gözaltına alınarak tutuklanan Ali Can Sünnetçioğlu, sığındığı binanın kapısını kıran polislerden uzun süre dayak yediğini söyledi.

6 Temmuz günü, yoğun gaz saldırısından kaçtığı handa gözaltına alındıktan sonra, mahkeme kâtibini bile şaşırtan bir sebeple tutuklanan Ali Can Sünnetçioğlu'nun yaşadıklarının bir bölümünü halası Şebnem'den dinleyip okurlara aktarmıştım.

Öykünün tamanını önceki akşam serbest kalan Ali Can'dan dinlemek üzere, dün Kadıköy'e Nâzım Kültür'e gittim. “Girmemiz de sürpriz oldu, çıkmamız da sürpriz oldu” diyen Ali Can, hukuksuz bir şekilde gözaltına alınıp tutuklanmasıyla başlayan, önceki gün Metris'ten çıkmasıyla son bulan “Matrix'ten çıkış” öyküsünü Cumhuriyet'e anlattı.

6 Temmuz'da Dayanışma'nın çağrısı üzerine bir arkadaşıyla birlikte gittiği İstiklal'de, polisin kurduğu barikatlara karşın herkesin sakin olduğunu görünce bir şey olmaz diye düşünmüş önce Ali Can ama kısa sürede müdahale başlamış.

“Müdahele başlayınca 15-20 kişiyle birlikte Tarlabaşı'nda bir kahvehaneye sığındık. Ancak polis kapıyı açıp 3-4 tane gaz bombası attı, ardından da çıkmayalım diye kapıyı kapattı. İçeride siviller de vardı, herkes çığlık çığlığaydı, yüzlerini tişörtlerle kapatmaya çalıştılar. Dışarıda polis dizilmiş duruyordu” diyor.

Ardından Galatasaray'a çıkarak TKP binasının bulunduğu Rumeli Han'a gidiyorlar. Parti binasında yüzlerce kişinin olduğunu, 3-4 saat boyunca kimsenin ayrılamadığını söyleyen Ali Can, gözaltına alınışı sırasında polisin uyguladığı şiddeti şöyle anlatıyor:

“Sokağın ortasında insanları dövüyordu polisler, biz 3-4 saat çıkmadık. Parti binasının girişe gaz atmaya başladılar, indik aşağıya, kapıları kapattık, sürgüledik, açık yerleri bezlerle kapattık. Beklemeye koyulduk. Kimse eylem yapmıyordu, polisin istediği buydu zaten, insanlar evlerine gitmek için bekliyordu. Saat 22 sularında binayı kuşattılar, Ağa Camisi yanında bir kapı var, bir de arkada kapı var. Güven timleri ve çevik kuşattı, koç başlarıyla kapılara yüklendiler, içeriye spreyle gaz sıkıyorlardı. Kapılar demir ama dayanacak gibi değil, koç başlarıyla kırdılar kapıları. İnsanlar korku içinde kaçışmaya başladı. herkese saldırıyorlardı, korkuyla bulduğumuz ilk merdivenden çıktık, 20 kişi kadardık, polis peşimizden geldi, kameralar filan yoktu, orada polis ve biz vardık, dakikalarca dayak yedik, en çok dövülen bendim galiba 20 kişi arasında, en son beni aldılar, yerlerde sürüklediler, küfürler ettiler, hiç durmadan, cop, tekme, yumruk, başıma tekme yedim, bize, ailemize küfrediyorlardı. Kolumdan tutup merdivenlerden sürüklediler. İlaçlı TOMA suyu var ya pet şişlere doldurmuşlar, onlardan başımdan aşağıya döküp tekrar dövdüler. Ne olduğunu bilmiyorum ama cildim yandı, o gün gözaltına alınırkenki Twitter'a düşen fotoğrafta ıslağım ya o yüzden. Merdivenden indirdiklerinde ayağa kalkacak halim kalmamıştı.”

Ne geçti o zaman aklından diye soruyorum, “O kadar uzun süre dövdüler ki, çok sıkılmıştım, artık yeter diyordum, vurmayın demiyordum, yeter diyordum” yanıtını veriyor.

Hanın girişine atıldığında gazetecileri, kameraları görmüş Ali Can, bir oh çekmiş, artık dövemeyecekler diye. Duvarlara yaslanmışlar.

Ali Can devam ediyor: “Güven timleri inanılmaz küfrediyordu. Adama diyorum ki, kolum çok kötü, ön taraftan kelepçeler misiniz, bana küfredip daha da sıkarak arka taraftan kelepçeliyor elimi. Bizi caddede yürütürken herkes alkışlamaya başladı, polise ne istiyorsunuz bu insanlardan diye çıkıştılar, o zaman duygulandık ama insanlar alkışlarken polis sessizce kulağımıza küfretmeye devam etti. Tahrik etmeye çalıştılar herhalde. Görev amaçlı değil, bir kinle saldırıyorlar.”

‘Tayyip Japonya'daki ağaçları da mı kesti”

Ali Can, cezaevinde yaşadıklarını yazmaya başladığı not defterinden bir şeylere bakıyor ve kendileriyle birlikte gözaltına alınan bir Japon'un gördüğü muameleyi de anlatıyor:

“Yüzümüz dönük duvara, bir polis memuru amirine seslendi, ‘Amirim bir yabancı turist var bunların arasında’ diye seslendi, amir ‘Al al onu da al, daha iyi’ dedi. Niye daha iyi diye düşündüm, dış mihrak yalanına malzeme bulmak için mi acaba. Serseri bir polis vardı, tam bir ayı, biz otobüsteyken ‘Hayrola Takaşi, Tayyip Japonya'daki ağaçları da mı kesti, neden geldi buraya’ diye sordu.”

Eyüp Devlet Hastanesi’ne gittiklerinde vücudundaki darbın bilançosunu Ali Can da görebilmiş: “Sol kolumu hareket ettiremiyordum, sol meme ucundan kürek kemiğine kadar olan kısım hâlâ ağrıyor, sağ omzumda cop izi vardı, alnımda tekme izi vardı, uzuyordu. Başımın sol arka kısmında şişlik vardı, röntgen çekildi kırık yokmuş bereket, göğüs cerrahisine gitmemi istedi doktorlar ama polis götürmedi.”

Nezarethane için “işkencenin apayrı bir boyutu” diyor Ali Can. Nezarette bir gün kalmaktansa bir ay cezaevinde yatmaya, yediği dayağın iki mislini yemeye razı.

“Tamamen psikolojik bir işkence. Girdiğimiz gibi baştan aşağıya soyuyorlar, aşağılarcasına bir arama, ne aradıklarını bilimiyorum. Aşağılayacı bir aramaydı. Zaten nezarathane yerin altında, havasız, yüzlerce gözaltı var, nefes alınmıyor. Günde iki defa su veriyorlardı kahvaltıda ve akşam yemeğinde. Diyelim hastaneye rapor almaya gittik akşam yemeğini kaçırdık, o zaman hiç su vermiyorlardı. 10 metrekarelik hücrede 14 kişi kalıyorduk biz. Bir İtalyan gazeteci vardı bizim koğuşta. İşkencenin sadece fiziksel olmadığını görmüş olduk.”

Ali Can, kendisini döven polislerden birinin sicil numarasını aklına yazmış, eline kalem kâğıt geçene kadar da unutmamak için günlerce tekrarlamış.

Hukuk öğrencisi Ali Can'a soruyorum: Avukatsın neyle suçlandığını anladın mı? Öncelikle diyor, “Benim gözaltına alındığım saat 22:30. Yer de TKP binasının bulunduğu Rumeli Han. Ama bizim hakkımızda gözaltına alınan diğer 59 kişiyle beraber hazırlanan polis tutanağında saat 7.30'ta Taksim ve civarındaki olaylar esnasında gözaltına alınmıştır deniyor.”

Ne bir yer, ne saat. Gerekçe toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanuna muhalefet. Hakkında hiçbir görüntü kaydı yok, sadece üzerindeki maskeye dayanarak savcılığa sevk ediliyor, savcı da mahkemeye.

Kendilerinden öncekiler serbest bırakıldığından, mahkemede bırakılacaklarını düşünüyorlar ama olmuyor. TMMOB operasyonuna bağlıyor bunu Ali Can. “Biz dikkat çekici insanlar değildik, herhalde onları tutuklayabilmek için emsale ihtiyaçları vardı” diyor.

AKP'nin mafyası polis

Cezaevine giderken akıllarına Yılmaz Güney filmlerinden sahneler gelmiş ama gardiyanların demlediği çayı bulmuşlar yerine. “Boyunların sarılacaktık. İnfaz memurları ve gardiyanlar bize çok iyi davrandı” diyor.

Metris'te her yer Taksim, her yer direniş

Girdiği koğuşta Osmanlı tuğraları bozkurt filan görünce önce çekinmiş Ali Can ama sonra siyasi görüşünü belirtmemekle birlikte, Gezi'den olduğunu söyleyince koğuşun kabulünü görmüş. “Metris'te kuraldır, sabah 8, akşam 8 sayım yapılıyor. İnfaz memurları gelip kapıyı açıyor, selamünaleyküm, diyor koğuş aleykümselam diye cevap veriyor, sayım yapıyor Allah kurtarsın diyor, koğuş da amin diye yanıt veriyor. Birçok koğuşta, aleykümselam yerine her yer Taksim, her yer direniş sloganı atılıyordı. Önce biz ordayız diye sandım ama eylem boyunca Metris Cezaevi’ndeki adli suçlular koğuşlardan bu sloganı atmışlar”
diyor Ali Can.

Yaşadıklarından sonra cezaevinde polis için söylenen “AKP'nin mafyası” sözünü ne kadar tuttuğunu da şöyle anlatıyor: “İçerdekilerin tabiri bu. 90'lı yıllardan sonra AKP'nin yasal mafyasıdır polis. 90'lı yıllarda devlet bizi kullanıyordu faili meçhul vb. için, AKP artık hepsini çıkardı aradan kendisine mafya olarak polisi kullanıyor dediler, hakikaten de öyle. Çok içerlemiş buldum onları.”

Ali Can, yaşadıklarını internetten paylaşmaya hazırlanıyor. Son olarak “3-5 ağaç için mi çıktın Taksim'e?” diyorum. “3-5 ağaç için çıktığım da oldu, emek için de yürüdüm. Bu kez üç beş ağaçla başladı ama Başbakan soruyor ya mesele ne diye, mesele kendisi?.. İnsanların yaşam tarzlarına yapılan müdahele.”

Aklıma Gezi sloganlarından birisi geliyor: Mesele 3-5 ağaç değil, bir odun...

(Özgür Ulusoy/Cumhuriyet)

12 Temmuz 2013 Cuma

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİNDEN TMMOB`YE DESTEK AÇIKLAMASI

Gezi tanıklıkları

http://www.hurriyet.com.tr/cumartesi/23712040.asp

Gezi tanıklıkları Volkan’la devam ediyor. O aslında bir kırtasiyeci. Gezi’nin ilk gününde uygulanan orantısız şiddeti protesto etmek ve gençlere destek vermek için Taksim’e geliyor. Ve orada çıkan arbedede, polisin attığı mermiyle sol gözünden vuruluyor. İki kez ameliyat oluyor. İkinci ameliyatta, gözünden içinden demir bilyeler çıkarılıyor. Bir kısmı alındı, bir kısmına beyne yakın olduğu için dokunulamıyor. Sadece plastik mermi kullandığını söyleyen polisin, bu demir bilyelerin nereden geldiğini açıklaması gerekiyor!!!


Adın?
- Volkan Kesanbilici.

Yaş?
- 38.

Gezi’de senin başına ne geldi?
- Polis müdahalesinde gözümü kaybettim.

Nasıl oldu?
- Ben esnafım. Merter’de kırtasiye dükkanım var. Olan biteni, sosyal medyadan takip ediyordum. Gezi’ye de hiç gidememiştim. Gün boyu dükkanda durmam icap ediyor. 31 Mayıs, Lobne Allami’nin vurulduğu gün. Çok etkiledi o olay beni, inanılmaz üzüldüm. Dükkânı, normalde akşam 9’da kapatıyorum ama o gün dayanamadım, saat 6’da çıktım ve Taksim’e gittim. Direnişçilere destek olmak istedim, tamamen insani bir tepki. 7 buçukta Taksim’deydim…

Tek başına mıydın?
- Kardeşim ve arkadaşlarım önceden gitmişti, İstiklal’de onları buldum...

YÜZÜMDEKİ ACI

Taksim’e geldiğinde nasıl bir görüntüyle karşılaştın?
- Polis, Gezi’dekileri ablukaya almış, sürekli gaz bombası atıyordu. Bizim gibi destek vermeye gelen binlerce insanı da alana sokmuyordu. Gece 12’ye kadar İstiklal’de protesto ettik. Sonra Tarlabaşı’na geçtik. Protestolar orada da devam ediyordu. Saat 12’yi beş geçe, o arbede içinde, meydana yakın bir yerde yüzümde bir acı hissettim. O ana kadar sadece gaz fişekleri olduğu için, polis attığı gaz kapsülüyle vurulduğumu zannettim.

Gözlük ya da maske var mıydı yüzünde…
- Hayır. Direnişin ilk günleriydi. Hazırlıksızdım. Zaten amacımız da çatışmak değil, Gezi’ye destek vermekti. Ama bir anda vuruldum.

Tam olarak nasıl oldu?
- Barikatın üstünden bir akrep üstümüze doğru gelmeye başladı. Hatta bir an barikatın üzerinde asılı kaldı. Siyah bir akrepti. Sonradan insanlar, “Siyahsa, Terörle Mücadele’nindir dediler. Bu tür ayrıntıları bilmiyorum ben. Korku filmlerinden fırlamış bir sahne gibiydi. Her yer karartılmıştı, akrebin ışığı projektör gibi yüzümüze vuruyordu. Acıyı hissettiğim an, işte o andı. Elimi yüzüme götürdüğümde, kanı fark ettim…

İnsan o anda, olan biteni ne kadar idrak edebiliyor? “Bana ne oldu mu?” diyor, “Neremden vuruldum mu?” diyor…
- Ben sadece vurulduğumu idrak ettim. Gözüme isabet ettiğini önce anlamadım. O kadar çok kan vardı ki yüzümün büyük bir bölümünün parçaladığını zannettim. Tek düşüncem de, yere düşmemekti. Çünkü yere düşürsem bitti, beni kimse kurtaramaz diye geçti aklımdan. Polis öyle bir orantısız güç kullanıyordu ki, tarifi yok. Yüzümden kan gelmeye devam ediyordu, “Az zamanım kaldı, burada bayılmayayım” dedim ve yardım istedim.

Kimden istedin? Kardeşin yanında mıydı?
- Hayır. Herkes can havliyle bir yerlere dağılmıştı. Tanımadığım insanlar koluma girdiler ve beni apar topar sakin bir yere götürdüler. Yüzüme bakıp verdikleri tepkiden anladım ki, durumum vahim. Sonra bir gözümün görmediğimi fark ettim. Kardeşimi aradılar, olduğumuz yere geldi.

Hastaneye mi gittiniz?
- İlk müdahale, Tarlabaşı’ndaki bir otelde gönüllü doktorlar tarafından yapıldı. Çok fazla alet edevat yoktu. “Durum ciddi. Bir an önce Taksim İlkyardım’a gidin” dediler. Ama ne mümkün! Burnumuzun dibindeki Taksim İlkyardım’a 45 dakikamızı aldı, çünkü polis bütün yolları kapatmıştı. İnanılmaz kan kaybediyordum. Pansuman filan da hak getire. O kadar kötü bir haldeydim ki, taksici herhalde yolda ölürüm diye almak istemedi, zorla arabasına bindik.

3 YAŞINDAKİ OĞLUM

O sırada aklınızdan neler geçiyor? “Nerden geldim buraya” diyor musunuz? Pişmanlık duyuyor musunuz?
- Hayır, asla! Ne o esnada ne de bugüne kadar, “Ne işim var orada!” demedim. Kesinlikle pişman değilim. Asıl, o gençlere destek olmak için Taksim’e inmeseydim, pişmanlık duyardım. Sadece şu geçti aklımdan: Üç yaşında bir oğlum var. “Ya onu bir daha göremezsem?” diye düşündüm. İkinci düşünce de şuydu: “Hadi diyelim hayatta kaldım, yüzümdeki tahribat, benden korkmasına sebep olur mu?”



Sonra?
- Bir şekilde Taksim İlkyardım’a ulaştık. Yüzümde, gözümde bir sürü kesi vardı, dikiş atıldı. Film çekildi. “İçeride bir yabancı cisim görünüyor. Ne olduğunu anlayamıyoruz. Müdahaleye ihtiyaç var ama burada mümkün değil” dediler.

Neden?
- Yabancı cisimden dolayı, bu ameliyata, göz doktorunun, kulak burun boğaz doktorunun ve beyin cerrahının birlikte girmesi gerekiyormuş. Bu da ancak tam teşekküllü bir hastanede olabilirmiş. “Bir an önce öyle bir yere ulaşın ve bu ameliyatı yaptırın” dediler. O saatten sonra bir de hastane arama maratonumuz başladı…

Nasıl yani?
- Öyle işte. İnsan başına gelmeden bilmiyor. İstanbul gibi bir metropolde ne devlet ne de özel hastaneler arasında böyle bir yer kolay bulunuyor. Göz hastaneleri de, gece bu ameliyatları yapmıyormuş. Gecenin bir yarısı hastane arıyoruz. Tam rezillik. Türk Tabipler Birliği’ne soruyoruz, arkadaşlarımızı arıyoruz. Taksim İlk Yardım bile, “Şurada yaptırabilirsiniz” diyemiyor. Zaten ambulans istedik, o da gelemedi. N’apalım, n’apalım derken, kendi imkânlarımızla Çapa’ya gitmeye karar verdik. Ameliyat olmam gerekiyor, taksilere biniyorum, düşünün.

BENİM GÖZÜMDEN ÇIKANLAR NE O ZAMAN!
Çapa ne dedi peki?
- Sabaha kadar böyle bir müdahalenin mümkün olmayacağını. Yine telefon trafiği başladı. Bu sefer, Okmeydanı Eğitim ve Araştırma’ya gittik. Ameliyata alınacakmışım gibi tahliller yapıldı, filmler çekildi. Derken sabah oldu. Bir ara kardeşim ve arkadaşlarım tahlil sonuçlarımla uğraşıyordu, ben de bir yerde sırt üstü yatıyorum. Bir gözüm kapalı olduğu için diğerini de açamıyorum. Açarsam, yaralı olan da açılıyor ve canım çok acıyor. Biri yanıma geldi, sesini duyuyorum, “Geçmiş olsun. Gezi’de mi oldu?” dedi. Zorla açtım gözümü, baktım hastanenin bekçisi. Sevecen bir tavrı vardı. Kardeşim de karnımın üzerine filmlerimi, raporlarımı bırakmış. Bekçi, oradan bir evrağı alarak, “Ben bunu bir hocama göstereyim” dedi ve koşarak gitti. O esnada durumu çaktım ben. Hemen kardeşime ve arkadaşlarıma seslendim. “Bakın, aldığı adli rapor mu?” diye. “Evet” dediler. “Bekçiyi yakalayın!” diye bağırdım. Çünkü Okmeydanı’ndaki acil doktoru, ‘ölüm riski vardır’ raporu vermişti. Sanırım bu, problem olmuş. Bekçiyi bulduklarında, yanında sivil bir komiser vardı. Acilin şefini ve diğer doktorları sorgular nitelikte, “Niye ölüm tehlikesi vardır raporu verdiniz” gibi bir konuşma yapıyormuş. Muhtemelen raporu, sümen altı yapmaya çalıştılar. Allah’tan geri aldık. Bekçiye, “Neden aldın?” dediğimizde, “Eksik vardı” diye geveledi. Oysa eksik olmadığını biliyoruz. Dava açmayı düşündüğümüzden Tarlabaşı’ndaki kolluk kuvvetinin numarasına kadar her şeyin kayıtlı olmasına dikkat etmiştik. Eğer o raporu, sumen altı etselerdi, doktorlara yapılan baskının ardından ikinci adli rapor, “Hayati tehlikesi vardır” diye verilmeyecekti belki…

Sonra ne oldu?
- Okmeydanı’nın fiziki koşulları iyi olmadığı için biz yine Çapa’ya döndük. Göz bölümü baktı ama istedikleri gibi müdahale edemeyeceklerini söylediler çünkü çok ciddi bir ödem ve kanlanma varmış, gözün arkasını göremiyorlarmış. “Bekleyeceğiz” dediler…

O sırada sen ne durumdasın?
- Felaket. Kafamın sol tarafı, mengeneyle sıkıştırılıyormuş gibi, bütün dişlerim sökülüyormuş gibi. O kadar çok acıyordu ki yorgun düştüm, tek istediğim uyumaktı. Arkadaşlarım da sürekli beni uyutmamaya çalışıyor. Çünkü beynime de bir darbe almışım, travma olabilir diye düşünüyorlar. Epeyce bir süre beklendikten sonra, müdahale ettiler. İlk göz ameliyatım işte o zaman oldu…

Sonuç?
- Gözün, görme merkezinin çok ciddi bir darbe aldığı ve kanamadan dolayı retina ayrışması olduğu. Gözümün eriyerek, küçülüp, yok olma ihtimali varmış. Bu yüzden azot gazı basıldı. Kulak burun boğaz’a da, “Herhangi bir müdahale yapmayın, yabancı cismi çıkarmayın” dediler. İki hafta kadar yüz üstü yatmak zorunda kaldım, gözümdeki cisimle birlikte…

Gözünüzün, kulak burun boğaz’la ne ilgisi varmış…
- Çünkü mermi, gözümden girip, beynime doğru giderken burun kemiğime çarpıyor, parçalanıp sinüs boşluğuma dağılıyor. Göz doktorları da orayı göremiyorlar. Orası, kulak burun boğazın alanı. İşte o zaman film çektiler ve yabancı maddenin bilye olduğu anlaşıldı. Bir kısmının, beyne çok yakın durduğu görüldü. Riskli bölgedelermiş. Ufak bir harekette, beyin suyunun akması söz konusu olurmuş, onlara dokunulmadı. Diğerleri alındı…

Kaç tane bilye çıkarıldı?
- Çekirdek çıkarıldı ama yüzlerce demir bilye var. Sayısını bilmiyorum. Sinüs boşluğumdakilerin tamamı alındı, diğerleri kaldı…

Geçmiş olsun, çok fenaymış. E hani plastik mermiydi…
- Evet öyle diyorlardı. Emniyet, “Plastik mermi dışında bir şey kullanmadık, envanterimizde bile yok!” diye açıklama yaptı. Benim gözümden çıkanlar ne o zaman! Bu bilyeler, polisin insanlara karşı kullanmaması gereken bir maddeyle müdahale ettiğinin kanıtı. Bu ne boyalı tabancalar gibi eylemciyi işaretlemeye yönelik bir şey ne de caydırmaya. Bizzat insanı yaralamaya, öldürmeye yönelik! Paintball mermilerine benziyor ama içinde yüzlerce küçük demir bilye var. Ben buna, domdom kurşununun moderni diyorum. Böyle bir şeyi kullanmaya hakları ve yetkileri yok. Gözünü kaybetmiş biri olarak bunun hesabını ben sormayacağım da kim soracak!

Kime ne söylemek istersiniz?
- Eğer bu tür yasal olmayan, orantısız müdahalelerle insanları caydıracağını düşünüyorlarsa, kesinlikle yanılıyorlar! Kimse vazgeçmez, pes de etmez.

Hukuki süreç nasıl ilerliyor?
- Savcılığa suç duyurusunda bulunduk. Dosyamıza, bir aydır gözümde taşıdığım demir bilyeleri da koyduk. Götürüp kayıt altına aldırdık. Onlar da mahkemede delil olarak kullanılacak. Hakkımı sonuna kadar arayacağım…

Bir gün görebilme şansınız var mı?
- Hayır. Doktorlar, sadece gözümün eriyip gitmesini engellemeye çalışıyor. Görmemle ilgili bir umut yok…